28 Temmuz’da, New York’taki Bear Stearns Cos.’un iki fonunun batmasından sonra, bu fonların başındaki yönetici Richard Marin görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Richard Marin, yönettiği fonların bir girdaba kapılarak batış sürecini kendi blogunda çok güzel anlatmıştı.
Bloga 300 Ispartalı filminden bir sahne koymuştu. 300 Ispartalı’nın 1 milyon Pers askerini durdurmaya çalıştığı meşhur Termopil Savaşını, kendi mücadelesine benzetmişti: “Termopil Savaşı, benim son iki haftada Wall Street’in Pers sürülerine karşı Isparta’yı savunmak için verdiğim kavgayı çok güzel özetliyor.” İşte yüksek riskli, yüksek kazançlı hedge fonların kötü günlerde yani piyasaların tersine döndüğü zamanlarda nasıl engellenemez bir hızla battığını gösteren bir örnek. Hedge fonlar, son beş-altı yılda dünya ekonomisine damgalarını vuracak kadar hızla büyüdüler, fonlarını büyütecek müşteri bulmakta hiç zorlanmadılar ve kendilerine teslim edilmiş bu paraları nereye yatırsalar kazandılar. Hedge fon yöneticileri de kapitalizmin yeni prensleri haline geldiler. Hatta onları, Amerikan kapitalizminin ilk kurulduğu yıllarda boş ülkenin her yerine demiryolu döşeyen ilk dolar milyarderlerine, isimleri hala prestijli kurumlarda yaşayan New York’lu ilk yatırım bankerlerine, arazilerinden petrol fışkıran ilk petrol lordlarına benzetenler çoktu. Onlara “süperkapitalist” adı takılmıştı.
Hedge fon kurmak kolaydı. Köklü bir yatırım bankasında birkaç yıl çalışan bir genç adam, sıkılıp oradan çıkıyor, iki üç zengin müşteriden topladığı birkaç milyonla fonunu kuruyor, büyük bir cesaretle hep açık pozisyonda çalışarak paraları herhangi bir şeye yatırıyordu; bütün dünyanın bütün piyasaları arasından seçimini yapıyordu. Yatırımcılarından ortalama yüzde 2 gibi bir ücret alıyor, elde ettiği getirinin de ortalama yüzde 20’si kendine kalıyordu. Dünya ekonomisinin parlak, piyasaların hep yukarı doğru gittiği 2000’li yıllarda birkaç milyon dolarla başlayan bir fon bile, birkaç yıl içinde yüzlerce milyon dolara rahatlıkla ulaşabiliyordu.
Fonların sayısı ve kontrol ettikleri paranın büyüklüğü arttıkça ekonomi üzerindeki etkileri de arttı. Şirketlerin kontrolünü ele geçirmeye, Dünya Çalışma Örgütü ILO’nun dünya sendikaları ağını telaşa düşürmeye, onlar tarafından “şirketleri parçalayıp yok eden, çalışanların yeni düşmanı” ilan edilmeye, onlar kadar yüksek risk almaları imkansız, maliyetleri çok daha yüksek olan yatırım bankalarında “düşük” ücretlerle çalışanların kıskançlığını uyandırmaya başladılar. İşte tam bu sırada, işler tersine dönmeye, ABD’deki mortgage kriziyle başlayan dalgada “yüksek risk”in ne anlama geldiği anlaşılmaya başladı. Bu yıl kesinlikle süperkapitalistlerin en iyi yılı değil. Ancak onlardan nefret eden ve kıskananlar bile batıp yokolmalarını istemiyor çünkü peşlerinde neleri sürükleyecekleri belirsiz.
ZİRVEDEKİ 25 KİŞİNİN GEÇEN YILKİ KAZANCI 14 MİLYAR DOLAR
Alpha’nın geçen yılın verilerine dayanarak hazırladığı en çok kazanan 25 para yöneticisi listesinde yer alanların 2006 yılı kazançları 14 milyar dolar. Bu rakam, New York’taki 80 bin öğretmenin üç yıllık kazancına eşit. En sondaki hedge fon yöneticisi bile geçen yıl 250 milyon dolar kazanmış. Bu rakam, 2005’i ikiye katlıyor. 2001 ve 2002’de ise sadece 30 milyon dolarcıktı. Bu yöneticilerin ortalama yaşı 51. İçlerinden en genci, bir önceki yıla göre kazancını yüzde 200 artıran Centaurus fonunun kurucusu John Arnold (32). İşte bu listeye göre dünyanın en zengin ilk üç hedge fon yöneticisi:
1. James Simons: 69 yaşındaki bu eski matematik profesörü, 2006’da kazandığı 1.7 milyar dolarla Alpha’nın listesinde bir numarada. Simons, Renaissance Technologies adlı fonlardan oluşan bir şemsiyeyi yönetiyor. MIT mezunu, uzun yıllar geometri profesörü olan bu parlak matematikçi, bir ara da Savunma Bakanlığı için kod kırıcılığı yapmış. The Economist Dergisi, son sayısında hedge fonların olumsuz özelliklerini sayarken, pekçok fonun matematiğe dayalı bilgisayar programlarıyla yönetilmesinin tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinden söz ediyor ama, fonların yıllardır parlak olan semasını bulutlar kapladıktan sonra yapıldığı için bu yorum biraz geç kalmış bir uyarı. Kaldı ki Simons’ın yıllardır kendisine teslim edilen fonları tam da Economist’in eleştirdiği biçimde yönetmesi, onu ABD’nin en zengin insanlarından biri haline getirdi. Simons, fonlarına yatırım yapan müşterilerinden en yüksek ücret alıyor (yüzde 5; oysa piyasadaki standart yüzde 2); ayrıca kazancın yüzde 44’üne el koyuyor. Ama geçen yıl Simons’un fonlarından Medaillon’un yüzde 84 getiri elde ettiği düşünülecek olursa, tüm yatırımcılarının memnun olduğu görülebilir.
2. Kenneth Griffin: geçen yılki kazancı 1.4 milyar dolar olan Griffin’in Chicago’daki Citadel Investment Group adlı şirketi, New York’un büyük yatırım bankalarına rakip olabilecek bir dev olarak görülüyor. Oysa Citadel, 1990’da sadece 4.2 milyon dolarla kurulan küçük bir hedge fondu. Bu dev şirkette 1000 kişi çalışıyor. Griffin de tıpkı Simons gibi matematiğe ve bilgisayar destekli programlara meraklı. Zaten Citadel’de birçok matematikçi çalışıyor. Financial Times’a göre, işlerini gayet kapalı bir biçimde yürüten Griffin “Wall Street’de en çok korkulan adam. Geçen yıl Griffin’in fonları ortalama yüzde 30 getiri sağladı. Bu da Griffin’in yıllık kazanının 1.4 milyar dolar olmasına yetti.
3. Edward Lampert: Gölgede kalmayı seven bu adam, isminin baş harflerinden oluşan ESL adlı fonu, 1988’de 28 milyon dolarla başlattı. Az sayıda şirketin hisselerine çok ciddi yatırımlar yapan bu sayede ABD’nin en büyük perakende şirketlerinden Sears Holdings’in sahibi haline geldi. Lampert sadece 2006’da tam 1.3 milyar dolar kazandı.
Mortgage kredileri için aptal demişti şimdi yatını ve evini satışa çıkardı
Hedge fonlar, nasıl hızla yükseliyorsa batmaya başladıklarında da büyük bir hızla dibini bile göremedikleri bir uçurumun içine yuvarlanıyorlar. Ağustos başında bu fonlardan birinin, Sowood Capital Management LP’nin batışı da böyle oldu. Fon bir ay içinde tam 1.6 milyar dolar kaybederken, kurucusu James Larson’ın da itibarını yok etti.
Larson, Macalester Koleji’nde sessiz bir öğrenci olarak mezun olmuş, 1970’lerin sonunda gıda devi Cargill’de çalışmaya başlamıştı. Matematiğe meraklı bir iktisatçı olarak şirketin soya bazlı ürünleri için arz-talep modelleri geliştirdi ve sonra Cargill’in yeni kurulan finans piyasaları bölümüne geçti. 1991’e kadar Cargill’de çalışıktan sonra ayrıldı ve Harvard Üniversitesi’nin fon yöneticisi oldu. Üniversitenin 3 milyar dolarlık fonu ondan soruluyordu. Burada 17.3 milyon dolarlık bir kazanç elde etmesi öğrenciler ve akademik kadro tarafından o kadar eleştirildi ki, 2004’te ayrıldı ve kendi fonunu kurdu.
Daha sonra gittikçe zengin olurken, mezun olduğu Macalester Koleji’nin mütevelli heyetine girdi. Bağış toplamakta o kadar başarılıydı ki, 2006’da mütevelli heyeti başkanı seçildi. Topladığı bağışlarla 90 milyon dolarlık bir yatırımla okula bir güzel sanatlar fakültesi yaptırdı. Geçen temmuzda şirketinin 1.6 milyar dolar kaybetmesi, Larson’ın sosyal faaliyetine son verdi. Okulunun hem mütevelli heyetinden hem de yatırım komitesi üyeliğinden ayrılarak kayıplara karıştı.
Bir başka örnek de, mortgage piyasasına yatırım yapan United Capital Markets’in CEO’su John Devaney. Temmuz ayında, Positive Carry adındaki yatını 23.5 milyon dolara, Aspen’deki evini de 16.5 milyon dolara satışa çıkarmak zounda kaldı. Oysa Devaney fonu batmadan birkaç ay önce Money Dergisi’ne verdiği demeçte şöyle demişti: “Tüketicinin bu mortgage kredilerini alması için aptal olması lazım. Ama yine de bizim bunlara dayalı borçlanma kağıtlarına yaptığımız yatırım, çok iyi sonuç verdi.”
Tabii Devaney’nin yatı ve Aspen’deki evi fonunu kurtarmaya yetmiyor ama Devaney’nin ayrıca bir Rolls-Royce’u, bir Gulfstream jeti, Florida’da 12 bin metrekarelik bir köşkü, birkaç Renoir’ı ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin 1823 tarihli bir röprodüksiyonu var.
YATIRIM BANKACILARINI GÖLGEDE BIRAKTILAR
Geçen yıl Wall Street bir rekor kırdı. İlk kez yöneticiler bu kadar yüksek kazanç elde ediyordu. Yatırım bankası Goldman Sachs’ın CEO’su Lloyd C. Blankfein’ın yıllık kazancı 54.3 milyon doları buldu. Bu rakam, ücret, prim, kısıtlı hisse ve hisse opsiyonu gibi birçok yan haktan oluşuyordu. Ama bu kazanç, ortalama sayılabilecek bir hedge fon yöneticisinin yıllık kazancından daha fazla değildi.
Geçtiğimiz yıllarda, yatırım bankacılarıyla hedge fon yöneticileri ve çalışanları arasındaki prestij ve ücret rekabeti pekçok dergi yazısına konu oldu. İşte klasik bir hikaye: Yatırım bankasında işe giren parlak bir genç, yıl sonunda zarfı açıp prim çekine bakar. Şaşkınlıkla kalakalır. Şefi “İnşallah memnunsundur” der. “İlk yıl için verdiğimiz en yüksek prim bu.” Genç adam “Memnun mu?” diye tekrarlar. Milyonlar kazandırmıştır şirkete, ama aldığı, sadece genç bir ekip üyesine verilen primden ibarettir. O gün işten ayrılır ve bir hedge fon kurar.
Üstelik hedge fon için çalışmak kolaydır. Bankadaki gibi katı giyim kuralları ve hiyerarşi yoktur. Bir kafede kot pantalonunuzla oturup bilgisayarınızla yönetebilirsiniz bir fonu. Piyasanın yükseldiği dönemlerde uykusuz kalmaya da gerek yoktur (tersi bir durumda, 24 saat boyunca uyanık kalıp tüm dünya piyasalarını izlemeniz gerekecektir ama iyi günlerde değil).
İşte bu nedenlerle son yıllarda en parlak kariyer deyince akla eskisi gibi yatırım bankasında işe girmek değil, bir an önce kendi hedge fonunu kurmak geliyordu. Bu nedenle hedge fonların sayısı 9000’i buldu. Bu kariyer modasının bundan sonra değişip değişmeyeceğini önümüzdeki günlerde öğreneceğiz.
« Gülen yüzler nerede? |
Türklerin Tarihi - Jean Paul Rhox »
Yorumlar